|
'Kendi kaderini tayin hakkı' ile 'fedakârlık' arasında sıkışmak
AddThis Social Bookmark Button

Amerikan bağımsız sinemasının unutulmaz yönetmenlerinden John Cassavetes'in oğlu Nick Cassavetes imzasını taşıyan 'Kızkardeşimin Hikâyesi', batılı toplumlarda gitgide unutulmaya yüz tutmuş bir değer konumundaki 'özveri'nin çaresiz bir ailenin hayatında üstlendiği kilit role ilişkin etkileyici bir drama...

KIZ KARDEŞİMİN HİKAYESİ'AĞIR SOYADI'NIN MİRASÇISINDAN, ZORLAYICI BİR FİLM

1960'lar ve 70'lerde çektiği bağımsız kimlikli filmlerle bütün dünyada fırtına gibi esip “Amerikan undergound sinemasının kurucusu” unvanını kazanan saygıdeğer aktör-yönetmen John Cassavetes'i 1989 yılında yitirmiştik. Hollywood'da kendisi gibi saygın bir kariyer inşâ etmiş aktrist Gena Rowlands ile 1954 yılından ölümüne kadar tamı tamına 35 yıllık mutlu bir evlilik süren baba Cassavetes'in bu birliktelikten üç çocuğu (Nick, Alexandra ve Zoe) olmuştu. Ki çocuklarının üçü de babalarının ölümünden sonra sinema alanında emin adımlarla ilerlemeye devam ettiler.

Bu hafta sonunun en kaydedeğer filmi “Kızkardeşimin Hikâyesi” de ikinci kuşak Cassavetes'lerin en büyük üyesi Nick Cassavetes'in imzasını taşıyan bir çalışma… Cassavetes, Amerikalı kadın yazar Jodi Picoult'un aynı adlı romanından Jeremy Leven ile işbirliği içinde beyazperdeye uyarladığı bu senaryoda bol mendil ıslattıran ucuz bir melodramın tuzaklarına kolaylıkla düşebilecekken, babasından miras kaldığını hissettiğimiz genetik bir yetenekle olayı çok daha ciddi bir platforma, “bireysel özgürlük” tartışmasına doğru çekiyor. Bu da önce bir “pazar sabahı aile filmi” havasında başlayan yapıtın ortalara doğru gözleri nemlendiren bir melodrama kayması, son çeyreğinde ise zorlayıcı bir hukuk paradoksuna doğru yelken açması sonucunu doğuruyor.

Filmde ele alınan ahlâkî mesele son derece çetin ceviz… Sizden ilik almadığında kanserden ölecek bir kardeşiniz olsa ve anne-babanızın da sizi sırf ona donörlük yapmanız için dünyaya getirdiğinizi öğrenseniz, tavrınız ne olur? Bedeninize ve hayatınıza ilişkin olarak daha siz doğmadan önce yapılmaya başlanan bütün bu hesap-kitap sürecini sessizce kabul mu edersiniz, yoksa “Bir dakika hanımlar beyler, bu benim bedenim, benim hayatım ve benim kaderim… Kardeşime tıbbî destek verip vermemek de tamamen benim bileceğim bir iş, beni kobay gibi kullanmanıza itiraz ediyorum” mu dersiniz?

Gerçekten de zor bir ikilem… Böyle bir olaya “Doğu”dan, İslâm coğrafyasından baktığımızda, “fedakârlık” zaten Müslümanlar'ın göbek adı, hayatlarının her ânında kayıtsız koşulsuz ortaya koymak zorunda oldukları bir erdem… O bakımdan, bir doğu ailesinde sonradan dünyaya gelenin hasta olana yönelik bu kıyağı, çok büyük ihtimalle doğal ve kaçınılmaz bir görev olarak addedilecektir.

Ancak, aynı soruna bir de bireyin ve bireyciliğin alabildiğine yüceltilip kutsandığı Avrupa, hele de Amerika topraklarından baktığınızda bu gibi bıçak sırtı meseleler hiç de öyle kolayca halledilemiyor. Sözgelimi, hayatı boyunca benmerkezci bir eğitimin, bunu önceleyen bir toplumsal çevrenin içinde yuvarlanıp gitmiş orta yaşlı bir Amerikalı için, kendi bedeninin performansını eksiltip yaşlı annesine ya da babasına böbreğinin tekini vermek hiç de kolay bir karar olmayabiliyor.

O yüzden, Cassavates'in filmini, belli bir düzeyin üzerine çıkan sade oyunculukları, kaliteli görüntüleri ve rahat anlatımıyla kolayca tüketilen orta hâlli bir duygusal filmden ziyade, tepeden tırnağa batılı değerlerle kodlanmış bir zihnin önemli bir modern zaman meselesi olan benmerkezciliğe yönelik entelektüel egzersizi olarak görmek kanımca çok daha isabetli olur.

İzlerseniz, hiç kuşkusuz ki siz de kendi kendinize aynı soruyu soracaksınız: Ben aynı durumda olsaydım, acaba ne yapardım?

Kimsenin kimseye günahını bile koklatmadığı bir egoizm çağında, insanların kendilerine arada bir böyle sorular sorması da gayet hayırlıdır.

16.08.2009

Ali Murat Güven
alimuratg@yahoo.com
Yeni Şafak

 

Yorum ekle