|
Hür Adam'ı anlatabilmek için hür bir adam olmak gerek...
AddThis Social Bookmark Button

Çekimlerine kısa bir süre önce başlanan "Hür Adam" adlı film, Müslüman kimliğiyle tanınan önemli tarihsel kişiliklerin yüksek kaliteli prodüksiyonlar üzerinden beyazperdeye uyarlanması noktasında bütün ömrü boyunca mücadele vermiş biri olarak, son yıllarda aldığım en heyecan verici sinemasal haberlerden biri oldu.

Henüz bu projeden haberi olmayanlar için kısaca bilgi vermek gerekirse, "Hür Adam", 20'nci yüzyılda Anadolu topraklarının yetiştirdiği en büyük İslâm bilginlerinden biri olan Bediüzzaman Said Nursî'nin hayatından önemli bir kesiti, Üstad'ın Isparta-Barla'daki sürgün dönemini anlatıyor. Yapımcı ve yönetmenliğini Mehmet Tanrısever'in üstlendiği bu projede senarist olarak Mehmet Tanrısever, Mehmet Uyar ve Ahmet Çetin ortak imzasını, "Bediüzzaman" rolünde ise kendisini son yıllarda pek çok popüler televizyon dizisinde izlediğimiz tiyatro ve sinema oyuncusu Mürşit Ağa Bağ'ı görüyoruz.

Çekimler an itibarıyla ne aşamadadır bilemiyorum; fakat "beyaz sinema" akımının şimdiye kadar gördüğü en egzantrik kişiliklerden biri olan -"Hacı Fellini" lâkaplı- Mehmet Tanrısever'in, Nur cemaatinin radikal kanadından adının üstüne yağmur gibi boca edilip duran bildik ve beklendik eleştiri bombardımanına zerrece prim vermeyip, "Kim ne derse desin, ben kafaya koydum, bu filmi mutlaka yapacağım" dediğini ortak dostlarımızdan dolayı iyi bilmekteyim.

"Egzantrik" kelimesinin gerek iş ve özel hayatında, gerekse yapımcı ve yönetmenliğini üstlendiği filmlerin setlerinde çevresinde bulunan insanlara yönelik davranışlarını tanımlamada yetersiz kaldığı çok özel bir kişilik olarak, şunu açıkça dile getirmeliyim ki Mehmet Tanrısever'e insanî açıdan hiç bir özel sempati duymuyorum. Dahası, onunla 1990'lı yıllardaki bazı talihsiz karşılaşmalarımızda gerek şahsıma, gerekse o anda dost meclislerimizde bulunan diğer bazı değerli insanlara karşı ortaya koyduğu tavır ve tutumları hatırladıkça, bu "sempati beslememe" hâlim giderek antipati duymaya doğru bile taşabiliyor.

Yapımcı ve yönetmen Mehmet Tanrısever, 'Hür Adam'ın setinde...

Fakat, hem sinema sektörüyle yakından ilişkili çevreler, hem de mütedeyyin cenahın tamamında hayatın çok önemli bir cephesine ilişkin olarak nicedir unutulmuş olan kadim bir değeri hatırlamak ve hatırlatmak, bu olayda da giderek elzem hâle geliyor. Ki o da Tanrısever'in gerek kişisel idealizmi, gerek yoğun emeği, gerekse yıllarca oluk oluk akıttığı parasıyla Türkiye'de "beyaz sinema" akımına yadsınamayacak katkılar sağlamış, son derece coşkulu bir "sinema gönüllüsü" olduğu gerçeği...

1980'lerin sonlarına kadar yalnızca kendi sektöründen insanların tanıyıp bildiği dinibütün bir çelik mutfak eşyaları üreticisiyken, başlıbaşına film konusu olabilecek kadar ilginç bir kararla "Ben film yapımcılığına başlayacağım" deyip er meydanına bodoslama giren, sonra da 1990'ların başlarında İstanbul-Fatih'te kurduğu "Feza Film" şirketiyle ardı ardına "Minyeli Abdullah-1", "Minyeli Abdullah-2", "Çizme", "Benim Zaferim", "Garip Bir Koleksiyoncu", "Sürgün Öğretmen" gibi her biri zamanında büyük ses getirmiş, görece yüksek bütçeli yapımlara imza atan Tanrısever, o günlerde hızını alamayıp İstanbul-Karagümrük'te pespaye filmler oynatan döküntü bir sinemayı da satın alarak baştan sona restore etmiş, daha nitelikli yapımların gösterildiği kalburüstü bir kültür ve sanat merkezine dönüştürmüştü.

Her ne kadar senaristleri, oyuncuları, yönetmenleri ve dahi medya mensuplarıyla kurduğu "tuhaf" ilişkiyi asla ve kat'a benimsemesem de bütün bunlar Tanrısever'e bir sinemasever ve daha da önemlisi bir Müslüman dost olarak saygı duymama engel teşkil etmiyor. O yüzden, 1996 yılında Beyoğlu-Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi'nde konuşmacı olarak yer aldığı, benim de moderatörlüğünü üstlendiğim bir panelde oturduğu yerden rahmetli Yücel Çakmaklı'ya ve Mesut Uçakan'a el-kol hareketi yapacağım diye elini ikide bir yüzüme gözüme vurmasından beri kendisinden her ne kadar "fiziksel olarak" uzak durmaya çalışsam da gönlüm onun hep sahalara geri dönmesinden ve artık iyice fenalık getiren bir durağanlık içine girmiş durumdaki "beyaz sinema" hareketini yeniden şahlandırmasından yanaydı. Çünkü, dediğim gibi, Türkiye'de İslâmî sermayenin tarihi, Tanrısever gibi sinemanın anlam ve önemini bu denli derinlemesine kavramış ikinci bir çılgın yatırımcıyı daha kaydetmedi. "Yatırım"dan anlaşılan şeyin "tarla", "ev" ve "iş hanı"ndan öteye geçmediği çorak bir arazide yolunu şaşırmış aykırı bir beynin ortaya çıkması, 1990'lar boyunca hepimiz için gerçekten çok büyük bir nimet oldu.

Hele de böyle bir cengâverin câmiâmızda ne anlama geldiğini, 2006'dan bu yana "Bediüzzaman'ın hayatını neden hiç bir Allah'ın kulu sinemaya uyarlamıyor?", "Neden Bediüzzaman'a adanmış bir kısa film festivali düzenlemiyoruz?" gibi konu başlıkları üzerinden zaman zaman teşrik-i mesaide bulunduğum Nur cemaatini yakından tanıyınca çok daha lâyıkıyla anlamış durumdayım. Son 3-4 yılda hiç konuşmadıysam, herhalde bu cenahtaki bir düzine dolayında kanaat önderi ve bir kaç yüz Nur gönüllüsüyle "sinema" odaklı temaslarım olmuştur. Onca karşılıklı gidip gelmeler, bitmez tükenmez telefon görüşmeleri, istişareler, ömür törpüsü "meşveretler" gösterdi ki Nurcular sinema alanındaki bu meşveretlerini bitirip fiilen sinema yapma faslına biraz zor geçecekler! Böyle bir atılım için, Said Nursî'yi banka hesabından daha çok seven ve sayan, fakat "profesyonel mânâda Nurcu olmayan" dışarıdan bir göz, bağımsız ruhlu bir Müslüman girişimci lâzımdır.

Paraya kıymayı da bir yana bırakalım, nasıl ki devlet ve ulusalcı takım 80 yılda doğru düzgün bir Atatürk biyografisi çekemediyse, teknik olarak böyle bir şeye imkân ve ihtimal yoksa, Nur cemaatinin de Bediüzzaman'ı "fâni" olarak bütün boyutlarıyla dürüstçe anlatacak mâkûl bir film çekme şansı yok.

Yalnızca Nurcular mı?

Millî Görüş hareketi de tarafsız bir "Erbakan belgeseli" çekemez mesela...

Pekiyi, bu iş neden böyle?

Çünkü, bir senarist ya da yönetmenin öyküsünün odak noktasına oturttuğu bir tarihsel kişiliği lâyıkıyla anlatabilmesi için, ona belli bir mesafeden bakmayı da başarabilmesi gerekir. Hayatını anlattığınız kişi, aynı zamanda sizin hayattaki en dokunulmaz "tabu"nuz konumunda ise, ona ait yargılarınız da giderek sürreel bir görünüme bürünecektir. Ulusalcılar nasıl ki Atatürk'ü "karanlıkta uyumaktan hoşlanmayan kısa boylu bir adam" olarak gösterme gafletine (!) düşen "Mustafa" belgeseline ateş püskürüp ona cevap olarak apar topar "Veda"yı yaptırdılarsa "fâni Erbakan", "fâni Bediüzzaman", "fâni Abdülhamit", "fâni Necip Fazıl"ı anlatan her türlü belgesel-dramatik yapım da bu kişilikleri dogmatik bir gözle değerlendiren toplulukların gönül kapılarına toslayıp geri dönmeye mahkûmdur.

O yüzden, Türk sinema tarihinde Bediüzzaman'ı ele alacak ilk sinema filmini yapma görevinin Mehmet Tanrısever gibi dindarlığı ve samimiyeti kuşku götürmeyen, ancak "lisanslı Nurcu" olmayan bir Bedüizzaman sevdalısının sırtına yıkılmasında kesinlikle ilâhî bir hikmet görmekteyim. "Muhabbet duymak", Bediüzzaman'ı sinemada anlatırken elbette ki çok önemli bir unsur; fakat kendisi her türlü insanüstü makamı şiddetle reddetmiş olan büyük bir bilgenin hayatı onu "insanüstü bir varlık" konumuna yükseltme çabasındakilerin eliyle filmleştirildiğinde ortaya çıkabilecek "müsamere"yi tahmin etmek de pek zor değil...

Sonuç olarak, "Hür Adam"ı bütün kalbimle destekliyor ve büyük bir heyecanla bekliyorum. Varsın ortaya çıkacak olan yapıt, Richard Attenborough imzalı bir "Gandhi" düzeyinde falan olmasın. Abartılı beklentilere girip ayaklarımızın yerden kesilmesine hiç gerek yok; câmiâ olarak adına "sinema" denilen bu çetrefilli yolun henüz çok başlarındayız. Önemli olan Tanrısever'in inatla aklının dikine giderek aşılmaz görünen bir tabuyu yıkması ve -benim de yıllarca tanık olduğum onca büyük büyük laflara rağmen- sıra elini cebine atmaya gelince eli ayağı titreyen bir kesime bir ideal uğruna tek atışta 2-3 milyon dolar harcamayı aslanlar gibi göstermesidir. "Bediüzzaman" adının her geçtiği yerde mutlaka beliriveren "Böyle bir adım atılırken bize danışılması gerekirdi" cümlesini sayısız kez duymuş bir "fahrî nurcu" olarak, bu tür bitmez tükenmez serzenişlere kulak verildiğinde dişe kovuğa gelir hiç bir şey üretilemeyeceğini yakın geçmişteki acı deneyimlerim ışığında çok yakından bilen bir kişiyim çünkü...

Tanrısever beni sevmese de, adımın geçtiği ortamlarda yüzünü ekşitse de ben attığı bu son derece stratejik adım için ona şükran duymayı ve başarısı için dua etmeyi sürdüreceğim.

Bu film, Türkiye İslâmî hareketinin tarihi içinde sessiz sedasız gerçekleşen bir devrimdir. Yalnızca, Bediüzzaman'ı beyazperdeye yansıtan ilk çalışma olmasıyla değil, aynı zamanda onu tekeline alan bir anlayışa "Sevgi öyle değil, böyle gösterilir" diyecek maddî ve manevî cesareti ortaya koymasıyla da...

7.8.2010

Ali Murat Güven
alimuratg@yahoo.com
Yeni Şafak

 

Yorum ekle