| Nietzsche’nin Tarr’ı, Tarr’ın Nietzsche’si |
|
Çöl büyüyor; vay hâline çöllere gebe olanın! Uçurumun dibinde… Sonsuz çölün tam ortasında, engin kayalıkların üstünde yapayalnız bir adam… Çölün bağrına, gözünü kırpmadan bakabilecek kadar cesur. Hayatı, sadece kendisinin bildiği bu kayalıklarda geçti. Çölün sonsuzluğunu, aşılmazlığını ilk burada keşfetmişti. Korkunç ölüm soğuğu taşıyan bir fırtınanın karşısında dimdik ayakta durmuştu ömrü boyunca. Sarsılmadan, eğilmeden… Bir ilham gibi gelmişti bu bilgi ona. O bir anlık ilhamın tadı, neşe ve güzelliği olmasaydı nasıl dayanırdım yaşamaya diyordu hep. Çölün sonsuzluğunun dehşeti ve tiksintisine rağmen yaşamalıyız diyordu; Dionysos coşkusuyla yaşamalıyız... “Ben dümdüz yazılmış bir kitap değil, tüm çelişkileriyle bir insanım” derdi her zaman. Tüm çelişkileri bağrında taşıyordu bir yük gibi. “Tanrı olsaydı, nasıl dayanırdım Tanrı olmamaya” diyordu bir yandan; öte yandan felsefenin ve Pavlus’un Tanrı’sından başka bir Tanrı’ya bağlanmak isteğiyle bitip tükenmek bilmeyen bir titreyişi vardı. Yüreği o hakikat aşkıyla dopdoluydu. Hakikati dünya dışında bir yerde aramak yanlıştır ve yaşamak dışında bir hakikat yoktur diyordu bir yandan; öte yandan susamışlığı tüm suları içebilecek kadar çoktu hakikate… Değerleri değersizleştiren ahlâka yönelik müthiş bir kin duyuyordu, ama onu en iyi tanımlayabilecek sözcük dosdoğru, eğilmeyecek kadar doğru olmasıydı. Ahlâk karşıtı ahlâklı… Değerleri değersizleştirenler karşısında merhametsiz, şefkatsiz, acımasız, dimdik bir iradeyle yeni değerler koymak gerek diyordu. Ama bu kartal gövdesi, boynunda dolanmış bir yılanı kendisiyle birlikte taşıyordu uçtuğu her yere... Merhametsiz, şefkatsiz, çekiçle felsefe yapılması gerektiğini söyleyen bu adam, minicik şefkatli bir serçe yüreği taşıyordu bağrında. Taşıdığı yükün tüm çelişkilerini ve kartal bünyesinde bir serçe yüreği taşımanın acısını, uçurumun hemen önünde dimdik dururken tüm derinliği ile hissediyordu. Ama taşıdığı yük her geçen gün eziyordu onu. Eziyor, çölün soğuğu, fırtınanın şiddeti ve acımasızlığı karşısında yapayalnız bırakıyordu… Yalnızlık eşi, öfkesi yoldaşı, çöl de sırdaşı olmuştu. Acısını yâr edinmişti kendine. Nirvanasız Buda’ydı... Kimse anlamadı onu. Başyapıtı Zerdüşt’ünü bile koskoca ülkede kendi bastırıp birkaç arkadaşına göndermekten fazla bir şey yapamamıştı. Gönderdikleri de okumuşlar ya da anlamışlar mıydı onu da bilmiyordu… Bir gün, çölün kalbine baktığı, dehşet ve acıyla karışık bir arzuyla dimdik doğrulduğu bir ân’da, gök yarıldı adeta. Sonsuz çölün, yeşermeyecek sandığı çölün üzerine ağır ve neşeli damlalar yağmaya başladı. Yer gök sarsıldı. Yağmur, rahmet olarak gözlerindeki yaşlara karıştı. Her gözyaşı damlasında, o dimdik mağrur bedeni ve ruhu biraz daha yere çöktü. Çöktü, çöktü ve kapaklandı yere. Ağlıyordu, o âna kadar hiç olmadığı kadar berrak gözyaşlarıyla… Dua eder gibi çöktü, sırtından, o âna kadar kendisini ezmiş olan tüm yükleri bıraktı. Sığındı deliliğin merhametli kucağına. Bıraktı kendini yağmur damlalarıyla birlikte aşağıya… Kartalı boynundaki yılan boğmuş, kartalın yüreğinden bir serçe şarkısı mırıldanır olmuştu. Suskunluğun sesi, yağmurun sesine karıştı… Yazının dili, suskunluğun dili…
Nietzsche’yi, bir filin tanımlanması gibi, herkes kendi meşrebince tanımladı, kabına sığdırmaya kalktı. Kimi için nihilist, kimi içinse yaklaşan Avrupa nihilizmini, fırtına öncesi ağır kara damla gibi haber veren bir uyarıcıydı o. Tüm 20.yy felsefesi, bir şekilde onun eserlerine olumlu ya da olumsuz düşülen dipnottu belki de. Herkes onun konuştuklarından, yazdıklarından ürettiği ve damıttığı felsefelerini kullandı, yorumladı. Ancak hemen hemen hiç kimse, yağmur gibi yağdığı ve yere kapaklanarak, sonrasında on bir yıl boyunca sustuğu o ânın, asıl ve büyük felsefesini tartışmadı, tartışamadı. Zira konuşmaya, yazmaya dayalı bir gelenekten, susmaya ve deliliğe doğru uçmuştu o. O gelenek içinden yorumlanamazdı susması. Susmayı bilmeyenlerin durağında yapayalnız kalmıştı çünkü. Nostalghia’nın Deli Domeniko’sunun keşfettiği soluğu, soluduğu ânın hikmetini kimse düşünmek, anlamak istemedi. “Anne! Başının etrafında dolaşan ve sen güldükçe berraklaşan o hafif şey havaymış” Nietzsche’nin son ve büyük felsefesini, ancak büyük bir sanatçı anlayabilirdi. Sanatını, azalmak, azalarak, hep, bir tür boyunduruk olagelmiş dilden firar etmek ve sadeliğin içinde yok olmak olarak kurabilen hakîkî bir sanatçı… Kendi son ve büyük eserini yapacak olan bir sanatçı… Nietzsche’nin suskunluğuna kendi suskunluğu ile cevap verene değin, o büyük ân üzerine, bugüne kadar nerdeyse hiç düşünmediğimi ve Nietzsche’nin deliliğini yanlış ve tam ters şekilde yorumladığımı fark ettim. Çölün büyüklüğünü tasvir eden, ama çölden kurtuluşu imkânsız gördüğü ve bir çıkışı olmadığı için çıldıran bir adamdı Nietzsche benim gözümde. Ancak böyle değilmiş… Delirmek, bir merhamete sığınmak, bulmak ve bulduğu noktada susmakmış aslında: “Anne, ne kadar aptalmışım!” Tarr, kamerasını hayatın kalbine doğrultmak ve gözünü kırpmadan, acıyla, dehşetle de olsa bakabilmek açısından Nietzsche’yi en güzel anlayabilecek, anlatabilecek sanatçılardandı. Nietzsche’nin, felsefesinin ağırlık merkezi olarak gördüğü “aynı olanın ebedi döngüsü” uçurumunda yapayalnızlığından “deliliğin” merhametine sığındığı o ânı, sonrasındaki birkaç güne bakarak tefekkür etmeye koyuluyor Tarr. Ama Nietzsche’nin gözlerinin aynasını bir atın gözlerinde arayarak yapıyor bunu. Hiçbir şeyin değişmediği, her şeyin sonsuz bir döngüde tekrarlanıyor göründüğü bir hayatta, aslında hiçbir şeyin aynı kalmadığını keşfe koyuluyor Tarr. Hem de aynı olana yönelik suskun ve tefekkür eden kamerası ile. Nietzsche’nin o büyük ânını, onun o zamana kadar olan felsefesinin ağırlık merkezini, zamanın kendisine râm ederek…
’ın kamerası, hayatın kalbine bir süreklilik duygusuyla bakar. Bugünkü sinemanın kahir ekseriyetinin yaptığı gibi parçalamak, bölmek ve böldüklerinden sentetik, plastik bir hayat çıkarmak yerine, bir sufi gözü gibi, sabırla bakar hayata. Bu yüzden filmlerinde sahneleri genellikle plan-sekanslar olarak kurar Tarr. Kurguyu çekimler sırasında yapıyordur o, kurgu masasında değil… Bu yüzden sahte hakikatler kurmak yerine, hayatın sahiciliğini tüm derinliğiyle tefekküre koyulur onun kamerası. Belki son filmine kadar hep ters noktadan bir tefekkürü vardı; belki hep negatiften hareket etti, ama bu tutumu hiçbir zaman onun sinemasındaki derinliği yok edemedi. Zira tersten hareket ederek de benzer bir noktaya gidebiliyordu sanatçı… Turin Horse / Torino Atı’nın son filmi olduğunu deklare etmesi, son felsefesini “delirerek” ve susarak yapan Nietzsche’ye bir saygı duruşu olarak görülebilir. Aynı olanı döndürürken bile, Tarr, hiçbir şeyin, hiçbir ânın bir diğeriyle aynı olmadığını keşfetmeye koyuluyor aslında. Nirvana’sı olmayan Buda’ya bir Nirvana hediye eden o ânın, o müthiş ânın gözlerinin içine bakarak yapıyor bunu… O ândan sonra ne Nietzsche, ne de at aynı değillerdir artık. Tarr’ın sabırla ve yavaşça çevrinen kamerası, birbirinin tıpatıp aynısı görünen dögnülerdeki farklılıkları keşfetmeye itiyor izleyiciyi. Dünya dışında bir ucu olmadığı sanılan ve aynı olanın ebedi olarak döndüğü bir zamanın, ucunu keşfediyor Tarr, Nietzsche’nin o ânı ile birlikte. Ucu kaçan, oluşun ve çölün uçurumunda ebediyetle ilgisi kopan “ân”ın yeniden keşfi, ancak Bèla Tarr’ınki gibi, zamanın içine gömülmüş bir kamera ile yapılabilirdi zaten. “Ne olur, hatırım için bir damla iç.” Nietzsche, sırtında taşıdığı ağır yükten kurtulurken ve merhametin, hani, değerlerin değersizleşmesine duyduğu öfkenin içinde olmaması gerektiğini ifade ettiği merhametin bağrına sığınırken, atı da yazgısına ortak eder. Yemekten, içmekten kesilir at. Her davranışında, adeta ermiş ağırbaşlılığı vardır artık. Tarr, kamerasını atın ruhuna doğrultur adeta. Bresson’un “eşek” Balthazar’ı gibi bir bilgelik vardır artık onda. At, on bir yıl boyunca annesinin ve kızkardeşinin merhametine sığınan ve asıl büyük felsefesini susarak yapan Nietzsche’nin gözlerini devralmıştır adeta. Felaketin, kıyametin, aynı olanın ebedi döngüsünün tiksintisinin panzehiri o gözlerdedir artık. Nietzsche büyük eseri Böyle Buyurdu Zerdüşt’te boğazına kara bir yılan giren çoban gibi, o yılanı ısırarak kurtulur tiksindirici döngüden. Merhametten kaçarken tam da şefkatin bağrına şefkatle teslim olmuştur. Yağmurla yıkanmış gözyaşlarıyla teslim olmuştur... Direnmenin, iktidarın, gücün felsefesini, ölümünden sonra da olsa tüm 20.yy felsefelerine temel yapan Nietzsche, maalesef susarak duyurmak istediğini, o tınıyı anlayabilecek kalpler çoktan terk edip gittikleri için, kimseciklere duyuramamıştır. Üst-insanı -aslında- tam olarak bulduğu o ânı delilik olarak değerlendirenler, onun üst-insanını boşuna Nazi Almanyası’nda arayıp durdular. Hallac’ın, Cüneyt Bağdadi’nin, Beyazıd Bestami’nin, Buda’nın “keşf”i gibiydi belki de o “ân”. Belki de sırf bu yüzden “anne, ne kadar aptalmışım” sözleri dökülmüştü dilinden.
Torino Atı sinema tarihinin en büyük filmlerinden birisi olmayı şimdiden hak eden bir film. Ve Nietzsche üzerine okuduğum onca kitap, yazı, yorumdan, Nietzsche’nin o “ân”daki gözlerine bakabilen benim bildiğim tek sanat veya düşünce eseri… Zamanın ebedi döngüsünün içinde sürüklenirken, “ân”ın ucunu hakikate doğru yönelten bu eser, şimdiye kadar hep “Negatif Tarkovsky” olarak tanımladığımız Tarr’ı, pozitife doğru büyük bir kulaç attırarak kâmil sinema zirvelerinden birisine oturtuyor. Çirkinde, tiksindiricide, kısırdöngüde, çöl soğuğu ve fırtınasında, korkutucuda, o ânın, kıyametin içinden doğan sağaltıcı yağmurun geliş ânının, gözlerine baktırarak, Nietzsche’nin, çılgınlığın bu dosdoğru adamının sükûnete erişişini, Nietzsche’yi hiçbir şekilde göstermeden bu derece derinden hissettirebilmesi, sadece sinemanın değil tüm sanatın büyük zirvelerinden birine tırmandırıyor izleyiciyi. Torino Atı’nın gözleri, sinema tarihinde bir daha asla unutulamayacak bir bilgelik alameti olarak bir mıh gibi işliyor yüreklerimize. Not: Nietzsche’nin standart ve tümüyle felsefi argümanlara yaslanmayan değerlendirmeleri için aşağıdaki kaynaklar oldukça değerli bir perspektif sağlayabilir. Özkan, Senail; Nietzsche Kaplan Sırtında Felsefe; Ötüken Neşriyat,2004 21.11.2011 Enver Gülşen |
3 Kalem 1 Kelâm - Ey Gören Fakat Görünmeyen!3 Kalem 1 Kelam |
Kuyumculuğa YönelmekM.Akif Güler |
Kahraman, perde kuramı, örnekler ve reform (5)Ömer Bekdemir |
Kahraman, perde kuramı, örnekler ve reform (4)Ömer Bekdemir |
Nietzsche’nin Tarr’ı, Tarr’ın Nietzsche’siEnver Gülşen |